Betonun toza karışması saniyeler sürdü; o tozun toplumun hafızasına yerleşmesi ise yıllar aldı. Üç yıl geçti. Ama o sabahın soğuğu hâlâ ülkenin üzerinde.
Samsun’dan bakınca deprem bölgesi haritada uzakta görünüyor. Karadeniz sakin, hayat olağan, şehir kendi ritminde akıyor. Ama o sabah ekranlar mesafeyi ortadan kaldırdı. Aynı ülkenin yurttaşlarıydık; kimimiz enkazın altındaydı, kimimiz ekran başında çaresizce izliyordu. O gün anlaşıldı ki felaketin coğrafyası yok, ihmalkârlığın sınırı var.
Depremin ilk saatleri, yalnızca bir afet yönetimi sorunu değil, bir devlet refleksi sınavıydı. Telefonlar kilitlendi, yollar kapandı, koordinasyon aksadı. Enkaz başında bekleyen insanların en çok sorduğu soru aynıydı: “Devlet nerede?”
Bu soru bir eleştiri değil, bir yardım çağrısıydı. Ama saatler geçtikçe çağrı büyüdü, yanıt gecikti. Günler ilerledikçe gecikmenin adı değişti: önce “koordinasyon sorunu”, sonra “olağanüstü şartlar”, ardından başarı anlatıları… Oysa enkazın altında zaman, resmi açıklamalara göre işlemiyordu.
O gün ve sonrasında en güçlü refleksi yine yurttaş gösterdi. Samsun’dan yola çıkan yardım tırları, toplanan battaniyeler, gönderilen gıdalar, yapılan bağışlar… İnsanlar devleti beklemeden birbirine yetişmeye çalıştı. Bu dayanışma, toplumun en güçlü yanıydı. Ama aynı zamanda acı bir gerçeği de gösterdi: Yurttaş, en zor anında yine yurttaşa güvenmişti.
Aradan geçen zaman içinde anlatılan hikâye değişti. İlk günlerin kriz dili yerini başarı söylemine bıraktı. Yapılan konutlar, tamamlanan projeler, açılış törenleri, verilen rakamlar… Kâğıt üzerinde büyük bir toparlanma tablosu çizildi.
Ama hayat kâğıt üzerinde yaşanmıyor.
Deprem bölgesinden gelen her izlenim, her temas, her anlatı aynı gerçeği gösteriyor: Geçici olan kalıcılaştı. Konteyner kentler hâlâ dolu. Üçüncü kışını konteynerde geçiren aileler var. Konteynerde doğan çocuklar artık konuşuyor, büyüyor, okula hazırlanıyor.
“Geçici” denilen hayatın kalıcı hale gelmesi, bir yönetim başarısı değil, gecikmenin sürekliliğidir.
Yurttaşların en çok dile getirdiği sorunlardan biri belirsizlik. Ev verilecek mi? Ne zaman verilecek? Listede var mı? Dosya hangi aşamada? Bu soruların çoğu net bir yanıt bulmuyor.
Birçok depremzede için süreç, yardım almak değil bürokrasiyle mücadele etmek anlamına geliyor. “Evrak eksik”, “sistemde görünmüyor”, “listede adınız yok” cümleleri, afet sonrası hayatın rutinine dönüşmüş durumda.
Deprem yalnızca evleri yıkmadı. Geçim kaynaklarını da enkazın altına aldı. Esnaf dükkânını açamadı, işçi işini kaybetti, çiftçi üretimden koptu. Verilen destekler ya yetersiz kaldı ya da gecikti. Oysa geciken yardım, çoğu zaman yardım olmaktan çıkıyor.
Son aylarda iktidar cephesinden gelen açıklamalar, sahadaki gerçeklikle daha sert bir şekilde çarpışmaya başladı. “Hayat normale döndü”, “büyük ölçüde toparlandık” söylemleri, konteynerde yaşayan bir aile için karşılığı olmayan cümleler.
Yurttaşın en büyük tepkisi artık yoksunluk değil, yok sayılma hissi.
Çünkü insanlar yalnızca yardım istemiyor. Gerçeğin kabul edilmesini istiyor. “Bitti” denilen yerde hayatın hâlâ askıda olduğunu görmek, güven duygusunu tamamen aşındırıyor.
Bu süreçte muhalefetin deprem bölgesindeki varlığı da dikkat çekici bir başka başlık. Muhalefet temsilcileri sahaya gitti, dinledi, raporladı, gündeme taşımaya çalıştı. Bu temas, depremzedeler açısından en azından “biri duyuyor” duygusu yarattı.
Ancak dinlenmek ile çözüm görmek aynı şey değil.
Deprem bölgesinde yurttaşın beklentisi yalnızca ziyaret değil, süreklilik ve somut sonuç. Siyasi tartışmaların merkezinde yer alan bir felaketin, zamanla gündemin arka sıralarına düşmesi en büyük kırılmalardan biri oldu.
Geçtiğimiz aylar, aynı zamanda toplumsal hafızanın nasıl işlediğinin de göstergesiydi. Yıldönümleri yaklaşırken acı yeniden hatırlandı, ardından gündem değişti, kameralar çekildi, hayat yine sessizliğe döndü.
Oysa deprem bölgesinde hayat hiç normale dönmedi.
Bugün en dikkat çekici değişim, yurttaşın tepkisinde görülüyor. İlk günlerdeki çığlık, yerini daha sakin ama daha derin bir öfkeye bıraktı. Yalvaran sesler azaldı. Yerine kısa ve net cümleler geldi:

“Evimi istiyorum.”
“Hakkımı istiyorum.”
“Bizi unutmayın.”
Ve belki de en ağır olanı:
“Artık konuşmak istemiyorum.”
Yorgunluk, afet sonrası en tehlikeli evredir. Çünkü öfke talep üretir. Yorgunluk ise kabullenmeye zorlar.
Bugün deprem bölgesinde hâkim olan duygu tam da bu: Kabullenmeye zorlanan bir bekleyiş.
Samsun’dan bakınca bu sessizlik duyulmuyor sanılabilir. Oysa duyuluyor. Çünkü bu yalnızca bir bölgenin meselesi değil. Bu ülkenin her şehri aynı gerçeğin içinde yaşıyor: Deprem riski ortadan kalkmadı, yapı stoku değişmedi, denetim kültürü köklü biçimde dönüşmedi.
6 Şubat, yalnızca geçmişte yaşanmış bir felaket değil. Geleceğe dair bir uyarı.
Bu nedenle mesele yalnızca konut yapmak değil. Mesele, sorumluluğun hesabını vermek. Kim denetlemedi? Kim göz yumdu? Hangi raporlar dikkate alınmadı? Bu soruların büyük bölümü hâlâ yanıtsız.
Adalet duygusu zedelenmiş bir toplumda, yeniden güven inşa etmek kolay değil.
Bugün geriye dönüp baktığımızda şunu görüyoruz: Enkazın büyük kısmı kaldırıldı. Ama hafıza yerinde duruyor. Ve bu hafıza, rakamlarla değil, yaşananlarla dolu.
Bir anne için o tarih hâlâ dün.
Bir çocuk için hayat hâlâ konteyner.
Bir esnaf için yeniden başlamak hâlâ mümkün değil.
Üç yılın sonunda en net tablo şu: Fiziksel yıkımın onarılması mümkündür. Ama gecikmiş müdahalenin, eksik planlamanın ve yok sayılmış duyguların yarattığı güvensizlik kolay onarılmaz.
6 Şubat’ı anmak, yalnızca yıldönümünde konuşma yapmak değildir. Anmak; eksikleri kabul etmek, sorumluluğu üstlenmek ve aynı hataların tekrarını engelleyecek bir sistemi kurmaktır.
Aksi halde her anma, bir sonraki felaketin önsözü olur.
Bugün Samsun’da hayat olağan akıyor olabilir. Deniz sakin, sokaklar kalabalık, gündem hızlı. Ama bu sakinlik yanıltıcıdır. Çünkü bu ülkede deprem yalnızca yaşayanların değil, bekleyenlerin gerçeğidir.
Ve asıl soru hâlâ ortada duruyor:
Enkaz gerçekten kaldırıldı mı?
Yoksa biz sadece görmemeyi mi öğrendik?