Düşünün: Bir öğrenci için okulun ilk günü heyecan değil, aile için bir kara tablodur artık. Çanta, defter, kalem, kıyafet derken daha sınıfa adım atmadan binlerce lira uçup gidiyor. Kayıt “bağışı” adı altında velilerin cebine zorla uzatılan eller, okulların kapısında gizlenmeyen bir ayıptır. Ücretsiz olması gereken eğitim, velilerin gözünde pahalı bir kâbusa dönüşüyor.
Ulaşım deseniz ayrı dert… Servis ücretleri adeta ikinci bir kira olmuş durumda. Çocuğunu güvenle okula göndermek isteyen aileler, ay sonunu getiremiyor. Kantin fiyatları, dışarıdaki marketleri aratmazken, çocuğun beslenme çantasına koyacağı bir sandviç bile hesap-kitap konusu haline geliyor. Sağlık deseniz… Kalabalık sınıflarda bir grip virüsü bile çığ gibi büyüyerek çocukları, velileri, öğretmenleri hasta ediyor.
Öğretmenler mi? Onlar da başka bir facianın öznesi… Yıllardır atanamayan yüzbinlerce öğretmenin dramını bir kenara koyun, atananlar bile geçim sıkıntısıyla boğuşuyor. Yetersiz donanımlı okullar, bitmeyen müfredat değişiklikleri, liyakatsiz yönetim anlayışı; eğitimin değil, sistemin çürüdüğünün resmi.
Ve biz hâlâ her Eylül’de aynı masalı dinliyoruz: “Eğitim önceliğimizdir.” Oysa öncelik çoktan başka yerlere kaymış durumda. Çocukların geleceği, göz göre göre günübirlik hesapların, siyasi gösterilerin, ekonomik rantın kurbanı ediliyor.
Bir ülke, çocuklarına umut değil umutsuzluk mirası bırakıyorsa, o toplumun yarını yoktur. İşte 2025-2026 eğitim-öğretim yılı da bu acı gerçeği bir kez daha yüzümüze çarpıyor: Okul zili değil, yoksulluğun ve çaresizliğin çanı çalıyor!