Bir gazetecinin yaptığı iş nedeniyle takip edilmesi, aracına çarpılması ve yumruklanması, rastlantı olarak açıklanamaz. Bu tür saldırılar, basını susturma arzusunun sokağa yansımış halidir. Failin kim olduğu kadar, bu cüreti nereden aldığı da sorulmalıdır. Çünkü cezasızlık, şiddetin en büyük müttefikidir.
Türkiye’de gazeteciler uzun süredir iki ateş arasında bırakılıyor. Bir yanda baskı, hedef gösterme ve itibarsızlaştırma; diğer yanda ise fiili saldırılar. Bu tablo, basın özgürlüğünün yalnızca kâğıt üzerinde kaldığını gösteriyor. Oysa gazetecilik, demokrasilerde bir lütuf değil, kamusal bir zorunluluktur.
Gazetecilere yönelik saldırılar arttıkça, toplumun doğru bilgiye ulaşma kanalları daralıyor. Haber takibi zorlaşıyor, sorular sorulamıyor, kamu gücü yeterince denetlenemiyor. Sonuçta zarar gören yalnızca gazeteciler değil; tüm toplum oluyor. Çünkü karanlık, sessizlikten beslenir.
Burada altı çizilmesi gereken önemli bir nokta var: Gazetecilerin korunması, bireysel bir talep değil, anayasal bir yükümlülüktür. Devletin temel görevlerinden biri, ifade özgürlüğünü fiilen güvence altına almaktır. Bu güvence, saldırıdan sonra yapılan açıklamalarla değil; saldırıların önlenmesiyle anlam kazanır.
Hakkı Sağlam’a yönelik saldırı aydınlatılmadığı, failler ortaya çıkarılmadığı ve caydırıcı bir yargı süreci işletilmediği sürece, benzer saldırıların yaşanmayacağını kimse garanti edemez. Bu da basın emekçilerini sürekli bir tehdit altında çalışmaya zorlar.
Bugün gazeteciye atılan yumruk, yarın gerçeği öğrenmek isteyen yurttaşa yönelir. Bu yüzden meseleye “basın sorunu” diye bakmak eksiktir. Bu, toplumun geleceğiyle ilgili bir meseledir.
Gazetecilik susarsa, hakikat susar. Hakikat sustuğunda ise karanlık konuşur. Hakkı Sağlam’a geçmiş olsun dileklerimizi iletirken, bu saldırının unutturulmaması ve takip edilmesi gerektiğini bir kez daha hatırlatmak zorundayız. Çünkü unutulan her saldırı, yenisinin davetiyesidir.